Umre Ziyaret Yerleri

Umre Ziyaret Yerleri

MEKKE-İ MÜKERREME’DEKİ ZİYARET YERLERİ VE MÜBAREK MEKÂNLAR
 

Mekke-i Mükerreme Arap yarımadasının kuzeyinde denizden 280 m. yükseklikte, Batnımekke (Beke) adı verilen bir vadi üzerinde kurulmuştur. Merkezinde Kâbe’nin yer aldığı bu vadinin ortasındaki çukur alan (Bathâü Mekke), doğuda eteğinde Safâ ile Merve tepelerinin bulunduğu Ebû Kubeys, batıda Kuaykıân, güneybatıda Sevr, kuzeydoğuda Hira ve Sebîr dağlarıyla kuşatılmıştır.

 

Mekke-i Mükerreme;
 Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i Muazzama’nın,
 İbadetlere bire yüz bin sevap ihsan edilen Mescid-i Haram’ın bulunduğu,
 Rasülüllah Efendimiz’in doğduğu,
 Nübüvvet ve risalet verildiği,
 Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin birçoğunun nazil olduğu,
 İslamın şartlarından hac vazifesinin ifâ edildiği mübarek şehirdir

 

Mekke’nin Kur’an-ı Kerim’de geçen isimleri: 1- Mekke, 2- Bekke, 3-Ümmül-Kurâ (yeryüzündeki bütün yerleşim birimlerinin merkezi ve Müslümanların kıblesi sayılması sebebiyle), 4- El Beled, 5- El Beledül-Emin (güvenli yer), 6- El Belde, 7-Harâmün Emin, 8- Vâdi Ğayri Zî Zer’in, 9- Meâd (dönüş yeri), 10- Karye, 11- El Mescidül Haram.
Dünya, merkezinde Kâbe’nin yer aldığı bir dâire şeklindedir. Yeryüzündeki ülkelerin her biri Kâbe’nin bir cephesine bakar. Dolayısıyla Kâbe’nin etrafında gerçekleşen tavaf
dünyanın kendi etrafında dönüşünü sembolize etmektedir.
Kâbe beyti’ş-şeref-i â’zamdır.
Nokta-i dâire-i âlemdir. (Nâbî)

 

Harem:
Hz. Allah gökleri ve yeri yarattığı gün Mekke’yi harem kılmıştır. Mekke’nin, sınırları Hz. Peygamber tarafından çizilen çevresine Harem (yasaklanmış, korunmuş, dokunulmaz) adının verilmesinin sebebi; zararlılar dışındaki canlıların öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar
verilmesinin haram sayılması, her türlü tecavüzün yasaklanarak buranın güvenli vedokunulmaz kılınmasıdır.
Haremde işlenen sevap ve günahların karşılığı fazlasıyla görülecektir.
Daha sonra unutulan bu statüsü Hz. İbrahim tarafından iade edilmiştir.
Mekke hareminin sınır noktaları “alem” adı verilen taşlarla işaretlenmiştir. Harem’in çevresi 127 km., alanı 550 km2’lik bir alanım kaplamaktadır.
Hill: Harem ile mîkât yerleri arasında kalan bölgeye Harem’deki yasakların kalkması sebebiyle Hill denir.
Peygamber Efendimiz, yeryüzünde Allah’a en yakın ve sevimli olan yerin Kâbe-i Muazzama ve çevresi olduğunu söylemiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hicret esnasında Mekke-i Mükerreme’den hicret etmek üzere ayrılırken şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin ederim ki sen, Allah’ın arzlarının enhayırlısı ve en sevimlisisin. Ben senden çıkarılmış olmasam, senden çıkmazdım.”

 
1- PEYGAMBERİMİZ’İN (S.A.V.) DOĞDUĞU EV
 
Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili peygamberimiz, miladi 571 yılı Nisan ayının 20’sine isabet eden Rabîu-l Evvel ayının 12’nci Pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke’de şu an kütüphane olarak kullanılan evde dünyayı şereflendirdi. Ebû Tâlib mahallesinde bulunan bu ev, Efendimiz’inbüyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf’a aitti. Onun vefatıyla oğlu Abdülmuttalib’e miras kalan ev, Abdülmuttalib’in mallarını çocukları arasında taksim etmesi sırasında Abdullah’a düşmüş, ondan da Hz.Muhammed’e (S.A.V) intikal etmişti. Peygamber Efendimiz hicretleri esnasında bu mübarek evi Hz. Ali Efendimiz’in kardeşi Akil bin Ebi Talib’e teslim etmişti. Peygamberimiz Medine’ye hicret ettikten sonra bunda herhangi bir hak talep etmemiş,Mekke’ye geldiği zaman da bu evi kullanmamıştır. Akil’in torunları Haccâc’ın kardeşi Muhammed bin Yusuf es-Sakafi’ye sattıklarında Muhammed bin Yusuf, Beyza adındaki malikânesine ilave ettiler. Bu hane bir müddet Muhammed bin Yusuf es-Sakafi’nin adıyla anıldı. Bilâhere Harun Reşid’in zevcesi Zübeyde Hanım, bu yeri satın alarak yerini mescide dönüştürdü. Artık bundan sonra Mevlid-i Nebi (Nebi’nin doğduğu yer) ismi ile şöhret buldu. Söz konusu mescit Kanuni Sultan Süleyman zamanında (964-1557) yeniden yapıldı. Bu mescidin içinde de boş bir kubbe bulunup Hazreti Peygamber’in doğduğu nokta olarak biliniyordu. Suud idaresine geçtikten sonra mescit, günümüzdeki şekline dönüştü. (Kur’an-ı Kerim Atlası s,387) Bugü Safâ ve Merve tepeleri arasındaki sa’y yerinin tam karşısında, Mina ve Aziziye’ye giden tünelin girişine yakın yerde olan bu ev, 1379 (1959) yılından beri Mekke kütüphanesi olarak kullanılmaktadır. Diğer mübarek haneler Mescid-i Haram’ın genişlemesiyle yıkılıp Mescid-i Haram’a dâhil edilmiş, bir kısmı çarşı ve yollara katılmıştır. Rasülüllah’ın doğduğu, birçok harikulâde hadisenin cereyan ettiği o mübarek mekânı ziyaret etmek ve O’na salât-ü selam okumak elbette rahmet ve şefaate vesile olacaktır. Peygamberimiz altı yaşında iken annesi vefat edince dedesi Abdülmuttalib’in himayesine geçti. Sekiz yaşında iken dedesi de vefat edince amcası Ebu Talib onu himayesine aldı. Hz. Hatice validemizle evlenince, daha önce daha önce evinde yanında kaldığı Ebu Talib’in evinden eşinin evine taşındı. (Kur’an-ı Kerim Atlası s,392) EBU TALİB’İN EVİEbu Talib’in evi, Hz. Peygamber’in doğduğu ev ile Ebu Kubeys Tepesi’nin arasında idi. Hz. Ali de burada doğmuştu. Önceleri, bunun hatırasına yapılmış bir mescit bulunuyordu. Şimdi ise tamamen yıkılmış ve hac otobüslerinin garajı haline getirilmiştir. (Kur’an-ı Kerim Atlası s,392)
 
2- CEBEL-İ EBÛ KUBEYS
 
Kâbe’nin yaklaşık 100 m. doğusunda, Safâ tepesinin üzerinde 420 m. yükseklikte şerefli bir dağdır. Bugün üzerinde otel bulunan mahaldir. Ebû Kubeys Dağı İslamiyet öncesinde de halkın mukaddes yerlerdendi. Mekke’nin âbid ve zâhidleri buraya çıkarak itikâfa çekilirdi. Rasülüllah Efendimiz Tâif’ten üzgün bir şekilde Mekke’ye dönerken kendisine gelen melek Ebû Kubeys ile Kuaykıân 1 dağlarını göstererek “Eğer bu iki dağı Mekke’lilerin üzerine birleştirmemi istersen yapayım” deyince Efendimiz; “Hayır; ben Allah’ın bu müşriklerin soyundan yalnız O’na kulluk eden ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler çıkarmasını isterim” buyurmuştur. 2 Ebû Kubeys adının verilmesi: a) Hz. Âdem’in ilk ateş parçasını (kabes) bu dağdan aldığı için, b) Hacerülesved’in buradan alındığı için, c) İyâd veya Mezhic kabilesinden biri burada bir bina yapma teşebbüsünde bulunduğu için. Tarihte birçok hadiseler cereyan etmiştir: a. Nuh Tufanı’ndan Hz. İbrahim (a.s.) zamanına kadar Hacer-i Esved bu dağın zirvesinde muhafaza edilmiştir. b. Kamer suresinde zikredilen Şakul Kamer (ayın ikiye yarılması) mucizesi bu dağın üzerinde tahakkuk etmiştir. Bunun hatırasına Mescid-i İnşikâku’l-kamer adı verilen bir mescid yapılmıştır. Mescid-i Haram’ın en son genişletilmesi sırasında bu mescid ortadan kaldırılmıştır. c. En meşhur kavle göre Hz. İbrahim Allah’ın, “insanlar arasında haccı ilan et” 3 emri üzerine bu dağın zirvesinden insanları hacca davet etmiştir. d. Âdem (a.s.) vefat edince buraya defnedilmiştir. e. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) burada namaz kılmış, namaz kıldığı arsaya mescid bina edilmişti. f. Hz. Bilal-i Habeşi Mekke’nin fethinde burada ezan okumuştur. Ebû Kubeys dağının üzerinde 1980’li yıllara kadar varlığını sürdüren, Hz. İbrahim’in haccı buradan ilan etmesinin ve Hz. Peygamber’in namaz kılmasının hatırası için yaptırılan “İbrahim Mescidi” vardı. Bu mescidi Mekkeliler Bilal-i Habeşi Mescidi adıyla da anarlardı. Daha sonra Ebû Kubeys’in tamamı istimlâk edilerek üstüna saraylar, altına da Harem-i Şerif’i Aziziye ve Mina’ya bağlayan tüneller inşa edildi
 
 
3- CENNET-ÜL MUALLÂ
 
Cahiliye döneminden bugüne kadar Mekke Mezarlığı olup Harem-i Şerif’in yaklaşık 2 km. kuzeyinde olan bir kabristanlıktır. Mescid-i Cin yakınında bulunan bu yer, İslam öncesinde ve ilk dönem İslam tarihlerinde Hacûn diye geçmektedir. Cennetü’l-Muallâ kabristanını ikiye bölerek batıya doğru, el-Atibiye mahallesine giden yolun rampasına Seniyyetü’l Hacûn denir. Mekke’nin yukarı kesiminde bulunan bu yer zamanla Ma’lât adıyla anılmaya başlanmış; mezarlık da Makberetü’l-Ma’lât adıyla meşhur olmuştur. Rasülüllah Efendimiz Mekke kabristanını göstererek; “Bu kabristan ne güzeldir” buyurmuştur. 1 Medine’deki Bakî Mezarlığı’nın Türkler arasında “Cennetü’l-Bakî” olarak anılmasından dolayı Mekke’deki bu mezarlığa da “Cennetü’l-Muallâ” denilmiştir. Burada müminlerin annesi Hazreti Haticetü’l Kübra (r. Anhâ)’nın mübarek kabirleri, sahabe-i kiram, tabiin ve salihinden birçok kimselerin kabirleri vardır. Abdullah İbn-i Zübeyr (r.abhüma), Hz. Ebu Bekr’in büyük kızları Esmâ (r.anhâ), yine Hz. Ebu Bekr’in oğlu Abdurrahman (r.a.), Abdullah İbn-i Ömer (r.a.), Osman bin Talhâ (r.a.) hazretleri gibi sahabe￾i kiramın büyüklerinden birçok zatların kabirleri de buradadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in oğulları Kâsım ile Abdullah’ın kabirleri de buradadır. Hz. Hatice (r.anhâ), hicretten üç yıl kadar önce vefat etmiş. Kabrine bizzat Peygamberimiz indirmiş ve vefatına çok üzülmüştür. Zira Hz. Hatice Validemiz, Peygamberimiz’e ilk ima etmiş, en büyük maddi ve manevi destekçisi olmuş, peygamberimizin yedi çocuğunun altısı Hz. Hatice’den doğmuştur. Hz. Hatice validemizin açık kerameti olarak rivayet edilir ki; her hangi bir kadın, bir şeyde aciz kalıp da onun türbesine gidip, O’nu vesile kılarak Allah’tan yardım talep etse, her halde maksadına ulaşarak döner. Kânûnî Sultan Süleyman 950 (1543-1544) yılında Hatice Validemiz’in kabrinin üstüne yüksek kubbeli bir türbe yaptırmış ve bir de türbedâr görevlendirmiştir. Evliya Çelebi, Cennetü’l-Muallâ’da 75 adet kubbeli mezar, Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib ile amcası Ebû Tâlib’in kabirlerinde de kubbeli türbeler bulunduğunu kaydeder. 1926’da Cennetü’l-Muallâ’daki bütün türbeler yıktırılarak mezar taşları kaldırılmıştır. Bugün de Mekke’nin Mezarlığı olan Cennetü’l-Muallâ’da hiçbir türbe ve mezar taşı bulunmamaktadır. Buradan alınan mezar taşları Riyad’a götürülerek müzeye konulmuş ve 2004 yılında Talim ve Terbiye Bakanlığı’nın çıkarmış olduğu bir kitapta 591 mezar taşı metin ve resimleriyle beraber neşredilmiştir.
 
4- MESCİD-İ CİN
 
Mekke-i Mükerreme Mezarlığı Cennet-ül Muallâ’nın yakınında ve Harem’i Şerif’in yaklaşık 2 km. kuzeyinde, şehre hâkim bir tepenin üzerinde bir mescid-i şeriftir. Erken dönemlerden itibaren Mekke’nin asayişini sağlamakla görevli gece bekçilerinin bu tepede toplanarak nöbet değiştirmelerinin âdet olması sebebiyle “Mescidü’l-Hurrâs” adıyla da bilinir. Daha sonra burada inşa edilen mescide Mescid-i Cin adı verilmiştir. Buraya ilk mescidi 1700’de Mekke’ye gelen İbrahim Ağa adlı bir mimar yapmıştır. Son olarak 1362’de (1943) yapılan bina 2000 yılında yıkılarak yenilenmiştir. Peygamber Efendimiz hicretten üç yıl evvel Tâif’ten dönerken bu mescid’in arsasında sabah namazı kıldı. Namazda okuduğu Kur’ân-ı Kerim’i cinlerden yedi kişi dinlemiş ve iman etmişlerdi.
  
5- MESCİD-İ ŞECERE
 
Mescid-i Cin’in hizasında bir mesciddir. Peygamber Efendimiz Mescid-i Cin’in bulunduğu yerde cinnilerden gelen bir heyetle görüşmüştür. Peygamber Efendimiz değişik zaman ve mekânlarda cinlere vahiy tebliğ etmek için Kur’ân-ı Kerim okurdu. Bir gün Abdullah b. Mes’ûd’la birlikte Hacûn yakınlarında bir yere gittiklerinde toprağa bir çizgi çekerek ondan bunu aşmamasını istemiş ve çizginin ilerisinde cinlere Kur’ân-ı Kerim okumuştur. Bu hususu İbn-i Mes’ud Hz. Şöyle anlatıyor: Cinler Peygamber Efendimiz’e; “Senin, Allah’ın Rasülü olduğuna kim şahitlik eder?” diye sordular. Yakınlarında bir sakız ağacı vardı. Peygamber Efendimiz o ağaca işaret ederek; “Şu ağacı gördünüz mü? O şahitlik ederse iman eder misiniz?” Cinler “Evet iman ederiz” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz ağacı çağırdı, ağaç dallarını budaklarını sürükleyerek geldi; “Benim Allah’ın Rasülü olduğuma şehadet eder misin?” diye sordu. Ağaç: “Şehadet ederim ki sen Allah’ın Rasülüsün” dedi. O ağacın bulunduğu ve bu mucizenin tahakkuk ettiği yere mescid yapıldı.
  
6- SEVR DAĞI VE MAĞARASI
 
Mescid-i Haram’ın güney cephesinde, takriben 4 km. uzaklıkta, Arafat yolu üzerindedir. Dağın eteği ile zirvesi 458 m, takriben 1,5 saatte yaya çıkılabilen bir mesafedir. Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Ebu Bekr-i Sıdık (r.a.) ile hicret ederken bu mağaraya girerek 3 gece kaldılar. Mağaraya önce Hz. Ebu Bekir girerek zararlı bir şey olup olmadığına bakmış, sonra da Rasülüllah Efendimiz girmiştir. Burada kaldıkları sürece Hz. Ebu Bekr’in oğlu Abdullah, gündüzleri müşriklerin arasında dolaşıyor, geceleri malumat getiriyordu. Kölesi Amr ibn-i Füheyre ise o civara koyunları sürüyor, hem Abdullah’ın izlerini kaybettiriyor ve hem de süt ikram ediyordu. Bu mağarada üç mucize sudur etmiştir: 1- Hz. Ebu Bekir’in ayağını yılan sokmuş, Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.) mübarek tükürüklerini sürmüş, o anda acısı geçip şifa bulmuştu. 2- Onlar içeri girdikten sonra Allah’ın emriyle mağaranın ağzına örümcekler ağ germiş ve güvercinler yuva yapmışlardı. 3- Müşrikler mağaranın önüne kadar gelmişler, içlerinden biri aramak istemiş, Ümeyye bin Halef ona; “Orada ne işin var, aklını mı yitirdin? Orada Muhammed doğmadan örümcekler ağını germiş, kuşlar yuva yapmış” deyince mağaraya girmekten vaz geçtiler. Hz. Ebu Bekir; “Müşrikler mağaraya yaklaştıkları zaman ayakları görülüyordu. Dedim Ki: “Ya Rasülallah, başlarını eğseler bizi görürler.” Peygamberimiz (s.a.v.) : “Sus ya Ebâ Bekr, bu ikinin üçüncüsü Allah’tır” buyurdu. Efendimiz (s.a.v.) Cuma, Cumartesi ve Pazar gecelerini orada geçirdi. Üç gün üç gece mağarada gizlenmeleri, tedbir içindi. Müşrikler, onların Mekke civarından uzaklaşmış olduklarına kanaat getireceklerdi. Üç gün sonra, aha evvel kararlaştırıldığı üzere kılavuz olarak tutulan Abdullah b. Üreykit de, kendisine teslim edilen iki deveyle birlikte kendi devesi de yanında bulunduğu hâlde Pazartesi günü seher vakti Sevr Dağının eteğine geldi ve Medine-i Münevvere’ye doğru sahil yolundan hareket edildi
  
7- ARAFAT
 
Arafat dağıdır bizim dağımız Orda kabul olur dualarımız (Y. Emre) Mekke-i Mükerreme’nin 25 km. güneydoğusunda, Taif yolu üzerinde düz bir alan olan Arafat, haccın en önemli rüknü olan vakfenin yapıldığı yerdir. En uç noktaları arasında doğudan batıya 6,5 km, kuzeyden güneye 11-12 km uzunlukta olan bu sahanın tamamı 13,68 km2’dir. Bu mübarek mevkiye “Arafat” denilmesi; bilmek manasındaki marifetten gelip;  Hz. Âdem ile Havva Validemiz yeryüzüne indikten uzun zaman sonra birbirlerine kavuşup birbirlerini tanıdıklarından,  Cibrîl-i Emin İbrahim (a.s.)a hac menâsikini burada tarif ettikten sonra عرفت هل ( ) “bildin, öğrendin mi?” deyince İbrahim (a.s.) da ( عرفت ) “bildim, öğrendim” dediği içindir.  Diğer bir rivayete göre ise, Arafat itiraftan gelir. İnsanlar burada Cenab-ı Hakk’ın yüceliğini, azametini, kendilerinin acizliğini itiraf ederler. Nitekim Hz. Âdem ve Havva anamız Arafat’ta şöyle yalvardılar: ربنا ظلمنا أنفسنا وإن لم تغفر لنا وترحمنا لنكونن من الخاسرين “Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz, bize acımazsan biz perişan olanlardan oluruz.” (A’râf, 23) Bu yalvarmalarına mukabil Allâh-ü Teâlâ “şimdi kendinizi bildiniz” manasına ( عرفتم ) buyurdu. Dünyanın dört bir tarafından gelen insanların atalar Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın yaptıkları gibi burada birbirleriyle görüşüp tanışmaktadırlar. İnsanlar günahlarını itiraf ederek, Allah’tan af dileyerek kulluklarını ve çaresizliklerini arz etmeleri, af dileyenlerin af edilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Cenâb-ı Hakk katında güzel bir kokuya (Arf) sahip olmaları sebebiyle bu adın verildiği de söylenmiştir. Mekke tarihiyle ilgili eserlerde zikredildiğine göre Arafat’ta bahçeler, arefe gününde Mekkelilerin gelip kaldığı güzel mekânlar mevcuttu. Zaman içinde bunlardan eser kalmamış. XX. Asrın ikinci yarısından itibaren ciddi bir ağaçlandırma projesi uygulamaya konularak Arafat yeşil bir mekân olma özelliğini yeniden kazanmıştır. Bunun yanı sıra çeşitli tesislerle hacıların Müzdelife’ye dönüşünü kolaylaştırmak için Arafat’ı buraya bağlayan dokuz ayrı otoyol yapılmıştır.
  
8 -CEBEL-İ RAHME VE MESCİD-İ SAHRÂT
 
Cebel-i Rahme: Arafat Ovası’nın kuzey tarafında, halk arasında “Arafat Dağı” olarak bilinen granit taşlarından oluşmuş tepedir. Âdem aleyhisselam’ın, yeryüzüne inişinin yüzüncü senesi, Kâbe’nin inşasını tamamladıktan sonra Havva Validemizle buluştukları mübarek mevkidir. Peygamberimiz (s.a.v.) arefe günü öğle ve ikindiyi Mescid-i Nemre’de kılmış, Cebel-i Rahme’nin eteğinde Mescid-i Sahrat’ın bulunduğu arsaya gelmiş, Arafat vakfesini orada yapmıştır. Mescid-i Sahrât: Cebel-i Rahme’ye çıkarken sağ tarafa düşen, yarım metre civarında bir duvar ile çevrili, kıble tarafına uzunluğu 13 m, genişliği 8 m. civarında olan yerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) veda hutbesini burada îrad buyurmuşlardır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Arafat’ın tamamı vakve yeridir” (Müslim, Hac, 149) hadis-i şerifi gereğince zikredilen Arafat sahasının her yerinde vakfe yapılabilir. Ancak hacılar, Hz. Peygamber vakfesini Arafat Vadisi’nin kuzeydoğusunda yer alan 70 m. yüksekliğindeki Cebelü’r Rahme’de Neb’a ve Nübey’a tepeleri arasında bulunan Nâbit tepesi üzerinde yaptığı için aynı yer ve çevresinde bulunmayı arzu ederler. Bundan dolayı bu bölge hacıların izdihamına en çok maruz kalan bir bölge olagelmiş, hacılara hizmet vermek üzere kurulan sosyal tesisler daha çok bu çevrede yoğunluk kazanmıştır.
 
9- MESCİD-İ NEMİRE
 
Mescid-i Nemire Peygamberimiz’in Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarının cemederek kıldırdığı büyük camidir. Vedâ Haccı sırasında Hz. Peygamber için Arafat’ın batısında küçük bir tepe olan Nemire’de kıldan bir çadır kurulmuş ve yine burada Harem sınırının bittiği Urane Vadisi’nde düz bir alanda Rasül-ü Ekrem 120.000’i aşan sahabesine öğle ve ikindi namazını cemi takdimle kıldırarak vakfe yerine geçmiştir. Rasülüllah Efendimiz’in namaz kıldığı bu mekanda bir mescid yapılmış ve yanındaki tepeciğe nisbetle “Mescid-i Nemire” adıyla meşhur olmuştur.Efendimiz (s.a.v.) Cuma, Cumartesi ve Pazar gecelerini orada geçirdi. Üç gün üç gece mağarada gizlenmeleri, tedbir içindi. Müşrikler, onların Mekke civarından uzaklaşmış olduklarına kanaat getireceklerdi. Üç gün sonra, aha evvel kararlaştırıldığı üzere kılavuz olarak tutulan Abdullah b. Üreykit de, kendisine teslim edilen iki deveyle birlikte kendi devesi de yanında bulunduğu hâlde Pazartesi günü seher vakti Sevr Dağının eteğine geldi ve Medine-i Münevvere’ye doğru sahil yolundan hareket edildi
 
MUĞAMMES VADİSİ İslamiyet öncesi dönemde Kâbe-i Muazzama’yı yıkmak amacıyla Mekke üzerine yürüyen Ebraha kumandasındaki ordu, Mekke’ye saldırmadan önce burada konaklamıştı. Vadi günümüzde Arafat’ın dokuzuncu yolundan Seylülkebîr’e giderken hudut levhalarını geçtikten sonra Tâif yoluna doğru 5. kilometre’de sağda yer almakta ve Yeşil Vadi adıyla bilinmektedir
 
10-MÜZDELİFE
 
Müzdelife: Arafat ile Mina arasında, Harem sınırları içerisinde, Arafat Vakfesi’nden sonra ikinci vakfenin yapıldığı mukaddes yerdir. Toplam alanı 963 hektar olan ve günümüzde sınırları işaret levhalarıyla belirlenen Müzdelife, Mekke-i Mükerreme’ye 13 km. mesafededir. Peygamber Efendimiz, Veda haccında Arafat vakfesinin ardından Müzdelife’ye gelip Kuzah tepesine yakın bir yere inerek yatsı vaktinde akşamla yatsı namazını birleştirerek kıldırdı. 1 Müzdelife; İzdilaftan, yakınlık ve toplanmak manasına gelir. Bu adın verilmesi; a. Hac mevsiminde Arafat’tan inen insanların toplanarak zikir, dua ve vakfe ile Allah’a yaklaşmaları sebebiyle, b. Bu yerin Allah’a yaklaştırmasından dolayı verilmiştir
 
Yine Müzdelife;  Müzdelife, Hz. Âdem ile Hz. Havva Validemizin Arafat’tan sonra zifaf oldukları (buluştukları) yerdir.  İnsanların toplanıp bir araya geldikleri,  Akşam ve yatsı namazları yatsı vakti girdikten sonra birlikte kılındığı için “toplanma, bir araya gelme” anlamında Cem’ diye de adlandırılmıştır
 
Ayrıca bazı âlimler Kur’ân-ı Kerim’de; فإذا أفضتم من عرفات فاذكرواالله عندالمشعرالحرام “Arafat’tan indiğiniz zaman Meş’ari Haram yanında Allah’ı zikredin” 2 ayet-i kerimesinde geçen “Meş’ari Haram” ile Müzdelife’nin kastedildiğini söylemişlerdir. Diğer bazıları da bunun Müzdelife’de Peygamber Efendimiz’in vakfe yaptığı Kuzah Tepesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Müzdelife’de Kuzah Dağı’nın yanında Mescid-i Meş’ari Haram (Mescid-i Âdem) isminde bir mübarek mescid vardır.
 
Müzdelife Vakfesi Müzdelife’de vakfe yapmak vaciptir. Peygamber Efendimiz, Veda haccında Arafat vakfesinin ardından Müzdelife’ye gelip Kuzah tepesine yakın bir yere inerek yatsı vaktinde akşamla yatsı namazını birleştirerek kıldırdı. Rasülüllah Efendimiz fecre kadar dinlendikten sonra erkence kalkıp sabah namazını kıldırdı. Daha sonra devesine binerek Kuzah tepesine geldi ve Cenab-ı Hakk’ın; فإذا أفضتم من عرفات فاذكرواالله عندالمشعرالحرام “Arafat’tan indiğiniz zaman Meş’ari Haram yanında Allah’ı zikredin” emri doğrultusunda kıbleye dönüp tekbir ve tehlil getirdi, dua etti. Ortalık ağarıncaya kadar vakfesini sürdürdü. Güneş doğmadan Mina’ya hareket etti. Müzdelife, Peygamber Efendimiz’e üzerinde kul hakkı olanların da bağışlanacağına dair müjdenin verildiği, şeytanların ise perişan olduğu yerdir.
 
Efendimiz (a.s.) Arafat’ta ümmetinin affı için yaptığı duayı burada da tekrarlamış ve bunun ardından gülümsemişti. Bunun sebebi sorulunca “duasının Allah tarafından kabul edildiğini, bunu öğrenen şeytanın nasıl perişan olduğunu gördüğü için” 1 gülümsediğini ifade etmiştir. Hacıların güneş battıktan sonra Arafat’tan ayrılıp arefe gününü bayram gününe bağlayan geceyi sabah namazı vaktine kadar Müzdelife’de geçirmeleri Hanefi ve Şâfii mezheplerine göre sünnet, Malikilere göre mendup, Hanbelilere göre müstehabtır; belirli bir süre kalarak vakfe yapmak ise bu mezheplere göre vaciptir.
 
Müzdelife Vakfesinin Zamanı: Peygamber Efendimiz’in güneş doğmadan Müzdelife’den ayrılmasını esas alan Hanefilere göre vakfenin zamanı, kurban bayramı günü fecri sadıkın doğması (sabah namazı vaktinin girmesi) ile başlar, güneşin doğması ile biter. Bu süre içinde az bir vakit dahi olsa Müzdelife’de bulunursa vacip yerine gelmiş olur. Hanefi mezhebine göre fecirden önce veya güneş doğduktan sonra yapılan vakfe geçerli değildir
  
11-MİNA
 
Mina: Men ve ihsan manasına olup aynı zamanda Arapça’da insanların toplandığı veya kan akıtılan yere de mina denir. Mina, Mekke-i Mükerreme ile Müzdelife arasında Mescid-i Haram’ın yaklaşık 7 km. kuzeydoğusunda, Sabır dağı ile Mürselat Dağı arasındadır ve Harem sınırları içindedir. Mina adının verilmesi; a. Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve bereketinin bol olduğu yer olduğu için, b. Hz. Âdem burada cenneti temenni (arzu) ettiği için, c.Cenâb-ı Hakk Hz. İbrahim’e ve bütün kullarına menn (lütuf) ta bulunduğu için, d. İnsanların bayram günlerinde burada toplanması ve Allah’a yaklaşıp azabından emin olma ümidi ile kurban kestikleri içindir. Mina, Harem hudutları içerisinde olup;Hz. İbrahim’in şeytanı taşladığı,  Oğlu İsmail (a.s.)’a bedel olarak koç kestiği,  Mescid-i Hayf’ın bulunduğu,  Ensar ile birinci ve ikinci Akabe biatlarının yapıldığı,  Veda haccı esnasında Nasr suresinin nazil olduğu,  Teşrik günlerinde Rasülüllah (s.a.v.) Efendimiz’in gecelediği,  Mürselat suresinin nazil olduğu mübarek bir mekandır.Peygamber Efendimiz’in uygulaması doğrultusunda Arafat’a giderken yevm-i tevriyede bir gün, şeytan taşlama günlerinde üç gece Mina’da kalmak sünnettir. Aynı şekilde Harem sınırları içinde kesilmesi gereken hac kurbanının Mina’da kesilmesi, yine hac ibadetinin önemli bir parçası olan “saç kesme ve kısaltma” nın da Rasül- ü Ekrem’in tatbiki sebebiyle Mina’da yapılması daha faziletli kabul edilmiştir. Arafat ve Müzdelife gibi ortak bir ibadet mekânı olduğundan 812 hektarlık bir alanı kapsayan Mina’nın da özel mülkiyete konu olamayacağı Hz. Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir. 1 Buraya ne zaman gelinirse dua ve niyazda bulunulmalıdır. Mina sınırları içinde ve yakın çevresinde bazı mühim hadiselerin hâtırasını yaşatan birkaç mescid bulunmaktadır. Bunlar; 1. Mescid-i Hayf 2. Mescid-i Bey’a 3. Mescid-iKebş 4. Mescid-iNahr (Menhar) 5. Mescid-i Kevser 6. Mescid-iMürselât
  
12-MESCİD-İ HAYF
 
Mina dağının güneyinde, birinci cemrenin (küçük şeytan) hemen yakında yer alan Mescid-i Hayf, Peygamber Efendimiz’in veda haccında çadır kurduğu ve cemaatle namaz kıldığı yerde inşa edilmiştir. Rasül-ü Ekrem’in namaz kıldığı bu yerin etrafı sonradan duvarla çevrilip mescid haline getirilmiştir. 227’de (842) Abbasi Halifesi Vâsık Billâh tarafından imar edilen mescid, daha sonraki devirlerde de çeşitli İslam devletleri ve Osmanlılar tarafından tamir edilmiştir. Suûdi Hükümeti, yeni düzenlemeler sırasında Mescid-i Hayf’ı tamamen yıktırarak ek binalarıyla birlikte 25 dönümlük bir arazi üzerinde yeniden inşa ettirmiştir. (1987) Mescid-i Hayf isminin verilmesi;  Hz. İbrahim oğlu İsmail (a.s.)’ı kurban etmeye götürürken burada vazifesini yapıp yapamayacağı korkusu içerisinde olduğu içindir.  Arapça’da vadilerdeki su yatağının biraz yukarısındaki yerlere “hayf” denildiğinden Sâih dağının eteğinde kurulan cami de bu adla anılmıştır. Mescid-i Hayf’da çadır şeklindeki kubbenin altında Peygamber Efendimiz’in çadırı mevcut idi. Mescid-i Hayf’ın yapıldığı yerde aralarında Hz. Musa’nın da bulunduğu 70 peygamber namaz kılmıştır. 1 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Yetmiş peygamber haccetti, hepsi Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Mescid-i Hayf’da namaz kıldı. Eğer kâdir olursanız orada namaz kılmayı bırakmayın.” (Mir’atü’l￾Haremeyn c.1, s.1130) “Mescid-i Hayf’ta yetmiş peygamber namaz kıldı. Musa (a.s.) da onlardandır. Ben onu görür gibi oluyorum.” Behçetüt Takva’da, bu kubbenin altında 400 peygamberin medfun bulunduğu yazılıdır. Bunun için bu kubbeye “Kubbetü’l Enbiyâ” denir. Mir’âtü’l Haremeyn’de bildirildiğine göre; Hz. Âdem mescidin girişinde sol taraftaki minarenin altında medfundur. Hz. Âdem vefat edince cenaze namazını oğlu Şit (a.s.) kıldırdı ve Ebu Kubeys Dağı’na defnetti. Nuh (a.s.) da tufandan sonra Hz. Âdem’in kabrini gemiye alıp Mescid-i Hayf’deki bu minarenin altına defnetti. Mescid-i Hayf gayet mübarek ve mukaddes bir mekân olduğu için burada çokça ibadet yapmak lazımdır. İlk dönemden itibaren Müslümanlar Mescid-i Hayf’a büyük değer vermişlerdir. Zeyd İbn-i Esved (r.a.) buyurmuşlardır ki: “Rasülüllah’ın veda haccında ben de beraberdim. Rasülüllah ile beraber sabah namazını Mescid-i Hayf’ta kıldım.” Ebu Hureyre (r.a.) hazretleri; “Ben Mekke ehlinden olsa idim her cumartesi günü Mescid-i Hayf’ta namaz kılmak üzere Mina’ya giderdim” buyurmuşlardır. Sa’d b. Ebû Vakkas burada iki rekat namazı Beytülmakdis’i iki defa ziyaret edip orada namaz kılmaya tercih edeceğini söylemiştir
  
13-CEMERÂT
 
Hacıların kurban bayramı günlerinde Mina’da attıkları küçük taşların her birine ve bu taşların atıldığı üç ayrı yere cemre denir (cem’i: cemerât) Mina tarafından sırayla şunlardır: Birinci Cemre (küçük şeytan): Şeytanın İbrahim (a.s.)’a üçüncü olarak görülüp taşlandığı yerdir. Bayramın birinci günü, 1. ve 2. şeytana taş atılmaz. İkinci cemre (orta şeytan): Şeytanın İbrahim (a.s.)’a ikinci olarak görülüp taşlandığı yerdir. Üçüncü cemre (Cemretü’l Akabe “Büyük Şeytan”): Şeytanın İbrahim (a.s.)’a birinci olarak görülüp taşlandığı yerdir. Bayramın birinci günü yalnız büyük şeytan taşlanır, durup biraz dua yapılır. 1 Birinci cemre ile orta cemre arasında 156,40 m., orta cemre ile Akabe cemresi arasında 116,77 m. mesafe bulunmaktadır. Hz. İbrahim’in Kâbe’nin inşasını tamamladıktan sonra Cebrail (a.s.)’ın yol göstermesiyle ilk haccını yaptığı ve oğlu İsmail (a.s.)’ı kurban etmeye götürdüğü sırada kendisini Allah’ın emrini yerine getirmekten alıkoymak isteyen şeytanı bu üç yerde taşladığı rivayeti hadis kitaplarında yer alır. 2 Peygamber Efendimiz de Veda Haccı sırasında bu cemrelere taş atmış ve özellikle bu esnada hac ibadetinin yapılış şeklinin kendisinden öğrenilmesini istemiştir. 3 Şeytan Taşlama Sahih hadislerde bu uygulamanın İbrahim (a.s.)’ın sünnetine dayandığı açıkça belirtilir ve sembolik olarak şeytanın taşlandığına vurgu yapılır. “Şeytan Taşlama” diye adlandırılan bu atışlar, Hz. İbrahim’in şeytanı taşlamasının hatırasını yaşatmakta ve insanları daima günaha sokmaya çalışan şeytana karşı bir tür tepki ve direnmeyi temsil eder. Mina’da cemrelerin yeri, İslamiyet öncesinden itibaren işaret taşları ile belirlenmişti. Ancak XIX. yüzyıla kadar cemrelerin etrafında taşın düşüş mesafesini sınırlandıran bir işaret veya ihata duvarı yoktu. 1875 yılı başında Cemretü’l-akabe’nin çevresine demir parmaklıklar yapılmış, bu şekilde cemreye fazla yaklaşmaktan doğabilecek izdiham önlenmek istenmiştir. Ancak halk tarafından taş atılacak mekânın genişletildiği şeklinde anlaşılabileceği endişesiyle bu parmaklıklar bir yıl sonra kaldırılmış ve her üç cemrenin etrafına taşların düşeceği yeri belirleyen havuz biçiminde duvarlar inşa edilmiştir. 1975’te cemrelerin bulunduğu mevki, izdihamı önlemek için 40 ilâ 80 m. eninde ve 1 km. boyunda bir yolla iki katlı olarak yeniden düzenlenmiş, zaman zaman olduğu gibi 2005 yılında da birçok hacının izdihamdan ölmesi üzerine cemrelerin yeri yeniden düzenlenerek taş atış yolunun dört katlı olarak yapılmasına başlanmıştır.
  
14-NUR DAĞI VE HİRA MAĞARASI
 
Cebel-i Nur: Mekke-i Mükerreme’nin kuzey doğusunda, Mescid-i Haram’a yaklaşık 5 km. mesafede, içinde Peygamberimiz’e ilk vahyin geldiği mağaranın da yer aldığı dağdır. Cebel-i Nur (Nur Dağı) diye anılması, insanlara en doğru yolu gösteren vahiy nurunun bu mağaraya inmesi sebebiyledir. Gâr-ı Hıra: Cebel-i Nûr’un zirvesinin 20 m. kadar aşağısındadır. Rasülüllah Efendimiz’e ilk vahyin geldiği yerdir. Mağaranın uzunluğu 3 m, genişliği 1,30 m, yüksekliği 2 m.dir. Bu mağaranın Efendimiz’in hayatında çok ayrı bir yeri vardır. Burası mağara olarak anılmakla birlikte aslında üst üste yığılan kaya blokları arasında kalmış iki tarafı açık, sivri tonozlu tünele benzer şekilde gayri muntazam bir boşluktan ibarettir. İçerideki boşluk, bir kişinin başı tavana değmeyecek şekilde ayakta durabileceği kadar yükseklikte ve yere uzanabileceği kadar genişlik ve uzunluktadır. Mekke-i Mükerreme’de Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dine tabi olan bazı kimseler (Hanif) Recep ve Ramazan gibi aylarda burada inzivaya çekilirlerdi. Hz. Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib de bunlardan biriydi ve zaman zaman Hira’daki mağaraya çekilip kendini ibadete verirdi. Efendimiz (a.s.) da muhtemelen otuz beş yaşlarında iken Ramazan aylarında dedesinin inzivaya çekildiği bu mağaraya gidip-gelmeye başladı. Hira’dan her inişinde evinden önce Mescid-i Haram’a giderek Kâbe’yi tavaf etmeyi âdet edinmişti. Hicretten önceki Tâif yolculuğu dönüşünde de Rasül-ü Erkem, Mekke’ye girebilmek için himayesine sığınabileceği bir kimse ararken Hira Mağarası’nda beklemişti. Peygamber Efendimiz 39 yaşında sadık rüyalar görmeye başlamıştı. Son 6 ayda tamamen şehirden, evlerden ve insanlardan uzak bu mağarada tefekkür ile meşgul oluyordu. Nihayet 40 yaşına bastığı Miladi 610 yılı Ramazan ayının 17’sinde, daha önce hiç karşılaşmadığı Cebrail (a.s.) ilk defa Hira Mağarası’nda iken ilk vahyi getirmişti. Cibril-i Emin bütün ufku kaplamış ve bir taht üzerinde oturmuş halde Rasül-ü Erkeme aslî suretinde görünmüş; “Ya Muhammed! Ben Cebrail’im, sen de Allah’ü Teâlâ’nın peygamberisin” dedikten sonra Alak suresinin ilk beş ayetinden oluşan ilk vahyi getirmiştir. Bu suretle Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.) peygamberlikle vazifelendirilmiş oldu. Bu vahiy de Gâr-ı Hıra’da gelmiş oldu. Rasülüllah Efendimiz’in Hira’da geçirmiş olduğu inziva hayatının ve peygamberlik görevinin burada başlamasının hem şahsı, hem de Müslümanlar için önemi büyüktür.
  
15- DÂR-UL ERKÂM
 
Sahabe-i Kiramdan İbn-i Erkâm (r.a.) hazretlerinin evidir. Peygamberimiz (s.a.v.) Müslümanların adedi 40 oluncaya kadar, yani Hz. Ömer İbn-i Hattâb hazretleri Müslüman oluncaya kadar, Dâr-ul Erkam gizli olarak islama davet merkezi olarak kullanılmıştır. Dâr-ul Erkam Safâ’ya yakın bir yerdedir. Safâ’ya yakın kapılardan birinin adı da Erkam’dır. Safâ’nın şark tarafından 36 m. şu an elektrikli merdivenin başladığı yeri takip eden mekândır. Bu mekân Hicri 171 senesinde mescid olarak yapılmış, Hicri 1375 senesine kadar bütün Müslümanlar hürmet göstermişler. Bu tarihte Mescid-i Haram’ı genişletmek maksadı ile yıkılmıştır.
  
18- MESCİD-İ ÂİŞE
 
Harem-i Şerif’e 6 km. mesafede, Medine tarafından harem hududu olan Tenim’dedir. Hz. Âişe veda haccında peygamberimizle beraber haccetti. Özrü sebebiyle umre yapamamıştı. Medine’ye dönecekleri zaman Peygamber Efendimiz’e; Ya Rasülallah! İnsanlar hac ve umre ile dönüyor, ben ise umreden mahrum oldum” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kardeşi Abdurrahman (r.a.) hazretleri ile beraber umre yapmak için Tenim’e gönderdiler. Orada ihramlanıp, iki rekât ihram namazı kıldılar. Bunun için orada yapılan mescide, Mescid-i Âişe ismi verilmiştir.
  
19- MESCİD-İ CÎRÂNE
 
Bu mescid-i şerif Mekke-i Mükerreme ile Tâif arasındadır. Peygamberimiz (s.a.v.) hazretleri, hicretin sekizinci yılında Tâif’in fethinden dönerken Zilkade ayının on ikinci Çarşamba günü burada umre için ihrama girmiştir. Bu mübarek yerden yetmiş peygamberin ihram giyip umre yaptıkları peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’den nakil olunmuştur
  
20- HUDEYBİYE
 
Harem hudutları haricinde, Mekke’nin kuzeybatısında, Mescid-i Haram’a 24 km, şu an Şümeysî diye isimlendirilen beldededir. Bî’at-ür-Rıdvan, Hudeybiye Musalahası burada yapılmıştır. Hicretin üzerinden 6 yıl geçmişti. Muhacirler hem vatanlarını, hem Mekke’de kalan ailelerini ve de kâbe’yi ziyareti çok özlemişlerdi. Fetih suresi 28. Ayette anlatıldığı gibi, sefere çıkmadan önce Hz. Peygamber, rüyasında ashabı ile güven içinde Mekke-i Mükerreme’ye girerek umre yaptıklarını görmüş ve bunu anlatmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) Hicret’in 6. yılında 1400 kadar ashabı ile umre yapmak üzere Hudeybiye (eş-Şümeysi) kuyusunun başına kadar geldi. Kureyşliler Mekke’ye girmelerine mani olmak için süvariler gönderdiler. Peygamberimiz (s.a.v.), Kureyşlilerle görüşmek ve maksatlarını anlatmak bazı sahabileri Mekke’ye gönderdi ise de başarı sağlanamayınca üzere Hz. Osman’ı gönderdi. Hz. Osman onlara maksatlarının yalnız Kâbe’yi ziyaret etmek olduğunu ve bunu ifa ettikten sonra tekrar Medine’ye döneceklerini söyledi. Onlar, yalnız Hz. Osman’ın Kâbe’yi ziyaret edebileceğini ve diğerlerine müsaade etmeyeceklerini bildirdiler. Hz. Osman Rasülüllah ve arkadaşları olmadan asla buna razı olamayacağını söyleyince, müşrikler onun bu tavrını beğenmedi ve hapse attılar. Bunun üzerine Rasülüllah’a Hz. Osman’ın şehid edildiği haberi ulaştı. Bunu duyar duymaz, Allah Rasülü, ashabını kendisine biat etmeye ve Hz. Osman’a yapılanın cezasını vermek üzere Mekke’ye yürümeye çağırdı. Müslümanlar şecere-i Rıdvan altında müşriklerle son demlerine kadar harb etmeye biat ettiler. Bu bîata “Bî’at-ı Rıdvan” diye isim verildi. لقد رضى الله عن المؤمنين اذ يبايعونك تحت الشجرة فعلم ما فى قلوبهم فانزل السكينة عليهم وأثابهم فتحاً قريباً . ومغانم كثيرةً يأخذونها وكان الله عزيزاً  “Şüphesiz Allah, (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana biat ettikleri zaman, müminlerden razı oldu. Onların kalplerindeki ihlâsı bildiği için üzerlerine sekin, huzur ve güven indirdi. Onlara yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetler nasip etti. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Fetih, 18-19) Müşrikler bunu duyunca sulh etmeye karar verdiler. Hz. Osman salimen döndü. Kureyşliler sulh isteğini arz etti ve ilk önce Müslümanların aleyhine görünen, gerçekte fetih sayılan Hudeybiye Sulhu imzalandı. Kurbanlar kesilerek umre yapılmadan dönüldü. Peygamberimizin rüyası, ertesi yıl Zilkade 7 (Mart, 629) tarihinde gerçekleşmiş, kaza edilen umre “Umretü’l Kazâ” ismi ile tarihe geçmiştir. Muhtemelen, sulhun yapıldığı yer, “eş-Şümeysi” adlı beldenin doğusunda takriben 1 km mesafedeki mezarlığın yanındadır. Konuyla ilgili çalışma yapanların belirttiğine göre Kur’an- ı Kerim’in “tahteşşecere” (ağacın altı) dediği yer, zikri geçen kabristanın hemen kenarındaki ağaçların dibindedir. Eş-Şümeysi’nin takriben 2,5 km doğusunda harem sınırına işaret eden abide mevcuttur.

 

MEDİNEYİ MÜNEVVERE ZİYARET YERLERİ

Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:

ألمدينة قبة الاسلام ودارالإيمان وأرض الهجرة ومثوى الحلال والحرام
“Medine, İslam’ın kubbesi, imanın yurdu, hicret mahalli, helal ve haramın açıklandığı makamdır.” (Terğib, 2/228)

 

من إستطاع أن يموت بالمدينة فليمت بها فإنى أشفع لمن يموت بها
“Kimin Medine’de ölmeye gücü yeterse orada vefat etsin, muhakkak ben, burada vefat edenlere şefaat edeceğim.” (Terğib, 2/223)

 

Medine-i Münevvere’ye saygı ve hürmet gerekir. Burada yapılan ibadetlerin gerek füyûzâtında, gerekse neticede ihsan olunan sevaplarda üstünlük ve fazlalık vardır. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de ikamet etmek, nefsine güvenip oranın haklarına ve edeblerine riayet edemeyecekler için mekruhtur. (Lübab Şerhi, s.351)

İmam-ı Malik Medine’ye girdiği zaman, binmesi için katır getirdiklerinde yürüyemezdurumda mazereti olduğu halde, “Rasülüllah Efendimiz’in mübarek ayaklarıyla bastığıbir yeri katırın ayakları ile çiğnemek bana münasip değildir” diyerek katıra binmeyi reddetmiş ve Rasülüllah’ın huzuruna zorlukla ulaşmıştır.

 
Şair Nâbi bir heyetle beraber hacca gider. Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları zaman heyetteki bir paşanın ayağını uzatıp yattığını görür ve seslice şu beyti okur:
 

Sakın! Terk-i edebden gûyi mahbub-i Hüdâ’dır bu.
Nazargâh-ı ilâhidir makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Habib-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette,
Tefevvügu kerde-i arş-ı cenâb-ı kibriyâ’dır bu.
Murââtı edeb şartıyla Nâbi gir bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyan’dır, Bûsegâh-ı enbiyâ’dır bu.

 

Manası:
Peygamberimiz’in beldesine girerken edebsizlikten sakın.
Çünki burası Nazargâh-ı İlâhidir, Makâm-ı Mustafâdır.
Bu makam Habib-i Kibriyânın istirahat ettiği yerdir.
Fazilet bakımından Arş-ı Âlânın dahi üstündedir.
Ey Nâbi, bu dergâha edebe riayetle gir. Çünki burası;
Enbiyânın yüz sürdüğü, rûhâniyetin tavaf ettiği yerdir.

 

Sabah olunca müezzinlerin minârelerden bu beyitlerini söylediklerini görünce sorarlar:
Siz bu beyitleri kimden öğrendiniz? Cevap verirler: “Bu gece Efendimiz bize bu beyitleri talim ettirdi ve minarelerden söylememizi emir buyurdular” derler.
Ecdadımız bu mübarek beldeye çok saygı göstermişler: Abdülhamid Han Hazretleri Hicaz Demiryolunun yapımı sırasında demiryolunu yapan ekibe (hürmet ve tazim ifadesi olarak) şu talimatı vermiş: “Medine-i Münevvere’ye yaklaştığınız zaman mümkin olan aletlerin üzerine keçe sarınız ki, fazla gürültü olmasın. Peygamber Efendimiz’in, Ehl-i
beytin ve burada yaşayanların ruhları rahatsız olmasın.”
Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Harameyn’e Ta’zimimi arzeyle, Resûlü’s-sekaleyne.

 
1- CENNETÜ’L BAKÎ
 

Medine’nin Bakî’ veya Bakî’u-garğad adı verilen mezarlığı şehrin güneydoğusunda Mescid-i Nebevi’nin yakınında yer almaktadır.

İlk defa Rasülüllah (s.a.v.) tarafından bezarlık haline getirilen bu alan daha önce“Garğad” adı verilen bir tür çalılıkla kaplı idi. Türkler arasında daha çok “Cennetü’-bakî” adıyla meşhurdur. Bu mezarlığa muhacirlerden ilk defnedilen Peygamberimiz’in sütkardeşi Osman İbn-i Ma’zun” , ensardan ise Es’ad b. Zürâre’dir.

3. halife Hz. Osman Bakî kabristanlığında medfundur.
Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, halası Safiye ve bazı torunları da buradadır.
Efendimiz’in oğlu İbrahim, kızları Rukiye ve Zeyneb, Hz. Fâtıma ile oğlu Hasan da
buraya defnedildiler. Kerbelâ’da şehid edildikten sonra Şam’a götürülen Hz. Hüseyin’in başı,
Muaviye tarafından Medine’ye gönderilince annesinin yanına defnedildi.

Bakî’a defnedilenler arasında Rasül-ü Ekrem’in “benim ikinci annem” dediği Hz.Ali’nin annesi Fâtıma binti Esed ile mübarek zevceleri-mü’minlerin annelerinden Hz. Âişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeyneb binti Huzeyme, Hz. Zeyneb binti Cahş, Safiye, Reyhâne ve Mâriye bulunmaktadır.
Cennetü’l-Baki’a Ehl-i beytin ileri gelenlerinin yanında başta Abdurrahman b. Avf,Sa’d b. Ebû Vakkas, Abdullah b. Mes’ûd, Suheyb er-Rûmî ve Ebû Hureyre olmak üzere on bin civarında sahabe, tabiinden bir çok zevat, günümüze kadar bir çok evliya medfundur.
Rasülüllah Efendimiz zaman zaman Cennetü’l-Bak’i’a giderek orada medfun
bulunanlara dua ederdi. Bakî’ ehlini ziyaret müstehaptır.

Kabristanlıkta Hz. Osman, Allah’ın Rasülünün amcaları Abbâs, Hz. Âişe, Hz. Hasan gibi sahabilerin kabirleri üzerine inşa ettirilen türbelerle diğer mezar yapıları daha sonradan ortadan kaldırılmış, mezarlar sadece baş ve ayak uçlarına konulan küçük taşlarla belirlenmiştir.
Genişlemelerle birlikte günümüzde 180.000 m2’ye ulaşan Cennetü’l-Baki’ yine Medine mezarlığı olarak kullanılmaktadır.

  
2- MESCİD-İ ĞAMÂME (MUSALLÂ)
 

Rasül-ü Ekrem bayram namazlarını Mescid-i Nebevî’de değil, buraya güneybatı yönünde 500 m. mesafedeki açık alanda kıldırırdı. Bazen yağmur duası için de kullanılan ve Medine’ye gelen kafilelerin konakladığı Menâha adlı bu yerin bir bölümü musallâ haline getirilmişti.

Ömer b. Abdülaziz Medine valiliği esnasında burayı imar etmiş ve bundan sonra “Mescid-i Musallâ” adıyla anılmıştı.

Rasülüllah (s.a.v.) bayram namazı ve yağmur duası için buraya çıktığı zaman kendisini bir bulutun gölgelemesi sebebiyle sonraki dönemlerde Ğamâme Mescidi adıyla meşhur oldu.

Sultan I. Abdülmecid tarafından yeniden inşa edilen 32,5 x 23,5 m. ölçüsündeki Mescidi Ğamâme güney tarafında büyük bir kubbe, kuzey tarafında ise bu büyük kubbeyle uyumlu beş küçük kubbe ile örtülüdür.

Sultan II. Abdülhamid döneminde ve 1990’da kapsamlı bir tamirattan geçirilen mescid, Osmanlı mimari tarzını hâlâ korumaktadır.

 
3- MESCİD-İ EBÛ BEKİR ES-SIDDÎK
 

Medine musallâsında yer alan mescidlerden biridir. Mescid-i Musallâ’sının kuzeybatısındaki Amîdiyye sokağının başındadır. Hz. Ebu Bekir (r.a.) halifeliği sırasında burada bayram namazı kıldırdığı için bu adı almıştır. Bu yerde Peygamber Efendimiz de bayram namazı kıldırmıştır.

İlk defa Ömer b. Abdülaziz tarafından inşa edilen mescid, 1838’de Sultan II. Mahmud tarafından yenilenmiştir. 1990’da tamirattan geçirilen ve 292 m2’lik bir alanı kaplayan mescid halen Osmanlı mimari tarzını korumaktadır

  
4- MESCİD-İ ALİ B. EBÛ TÂLİB
 

1662’de Medine’yi ziyaret eden Ebû Sâlim el-Ayyâşî, Peygamber Efendimiz’in muhtelif yerlerde bayram namazı kıldırdığını, bunlardan üç tanesinin meşhur olduğunu kaydeder. Bunlardan biri de Mescid-i Ebu Bekir’in hemen kuzeyinde, Hz. Osman evinde isyancılar tarafından kuşatıldığında Hz. Ali’nin Medine musallâsında bayram namazını kıldırdığı yerdir.

İlk defa Ömer b. Abdülaziz tarafından inşa edilen Mescid-i Ali, 1990’da 882 m2’lik biralan üzerine eski tarzına benzer bir şekilde inşa edilmiştir 

 
5- MEDİNE İSTASYONU
 

1900 yılında yapımına başlanan ve 1908’de Medine’ye ulaşan Hicaz Demiryolu ile Medine-İstanbul arasında bağlantı kurulmuştur. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinin ardından Hicaz Demiryolu âtıl hale gelmiştir.

Bugün yeniden canlandırılmaya çalışılan Hicaz Demiryolunun son durağı olan Medine’deki istasyon binasıyla yanındaki Osmanlı tarzı cami hâlâ ayaktadır.

 
6- UHUD DAĞI
 

Uhud Dağı Medine-i Münevvere’nin kurulduğu düzlüğü kuzeyden kuşatır. 8 km. uzunluğunda ve 110 m. yüksekliğindedir. Mescid-i Nebevi’ye uzaklığı 5 km.dir.
Tek başına bulunduğu, bölgedeki herhangi bir dağ silsilesine bağlı olmadığı için bu adı almıştır. Uhud Dağı, bugün doğuda Medine Havaalanı yoluyla, batıda Tarîkuluyûn ile kuşatılmış ve gelişen şehre dâhil olmuştur.
Mekke müşrikleriyle yapılan mücadelenin önemli safhalarından olan Uhud Savaşı burada gerçekleşmiş ve adını buradan almıştır.
Hz. Enes (r.a.) buyurdu ki:
“Rasülüllah (s.a.v.) yanında Ebu Bekir, Ömer ve Osman Radıyallahü anhüm ecmain oldukları halde Uhud’a çıktılar. Uhud Dağı sevincinden sallandı. Rasülüllah ayağı ile Uhud’a vurarak şöyle seslendi:
“Sabit ol ey Uhud! Çünkü senin üzerinde bir nebi, bir sıddık, iki de şehit var.”
Diğer hadis-i şeriflerinde buyurdular ki:
إن احدا جبل يحبنا ونحبه
“Uhud bir dağdır. O bizi sever, biz de onu severiz.
أحد ركن من أركان الجنة
“Uhud cennet köşelerinden bir köşedir.” (Etterğîb ve’t terhib c.2, s.223)

 
UHUD SAVAŞI
 

Bedir Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrayan Kureyşliler intikam hisleri ile topladıklar 3000 kişilik bir ordu ile Bedir’den bir yıl sonra Medine’ye yürüdüler. Peygamberimiz Medine-i Münevvere’de kalıp müdafaa harbi yapmak istiuordu. Fakat Bedir Harbi’ne katılmamış bazı gençler ile ashabdan bazılarının ısrarı üzerine Uhud’a gitmeye karar verdi.
700 sahabi ile Uhud Dağı’nın eteklerine gelen Rasülü Ekrem, stratejik önem taşıyan Ayneyn (Okçular) tepesine 50 okçu yerleştirdi ve onlara savaşın seyri ne olursa olsun kendisinden talimat gelmedikçe yerlerinden ayrılmamalarını emretti.
Müslümanlar başlangıçta galip görünse de Ayneyn tepesindeki okçuların burayı terk etmeleri üzerine müşrikler arkadan saldırıp savaşın seyrini değiştirdiler.
Rasül-ü Ekrem’in öldürüldüğüne dair bir haberin yayılması üzerine harb yavaşladı.
Müslümanlar Uhud Dağı’nın eteklerine çekilirken müşrikler Ebu Süfyan’ın etrafında toplandılar. Böylece iki ordu birbirinden ayrıldı ve savaş sona erdi. (3/625)
Çok çetin geçen bu harpte Allah’ın Rasülü’nün dişi kırıldı, dudağı ve yanağı yaralandı.
Ayrıca aralarında Hz. Hamza’nın da bulunduğu 70 sahabi şehid oldu.
Peygamber Efendimiz şehidlerin hepsini Uhud’da toprağa verdirip namazlarını kıldı.

 
UHUD ŞEHİTLERİNİ ZİYARET
 

Uhud şehidleri anıldığı zaman “Allah’a yemin ederim ki, ashabımla birlikte şehid olup Uhud Dağı’nın eteğinde gecelemeyi ne kadar isterdim” (Beyhaki, Delâil-i Nübüvve 3,304) buyurmuşlardır.
Efendimiz (a.s.) zaman zaman Uhud Şehidliği’ni ziyaret eder ve yüksek sesle şu ayeti kerimeyi okurdu:
سلام عليكم بما صبرتم فنعم عقبى الدار
“Sabrettiğiniz için size selam olsun, ahiret saadeti ne güzeldir.” (Ra’d, 24)
Peygamber Efendimiz Uhud şehidlerini bizzat ziyaret ettiği, ashabına da ziyaret etmeyi teşvik etmiştir.
Peygamber Efendimiz Uhud şehidlerinin başı ucunda: “Ben sizin Allah katında diriler olduğunuza şahidim.” Eshâb-ı Kirama dönerek; “Bunları ziyaret edin ve selamlayın, Allah’a yemin ederim ki, bunlar kıyamete kadar selamlayana karşılık verir” buyurdular.
(Mirâtü-l Haremeyn, c.2, s.1026)
Rasülüllah Efendimiz bir defasında şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Kulun ve Rasülün onların şehid olduklarına şahitlik eder; onlar da kıyamet gününe kadar kim kendilerini ziyaret eder ve selam verirse kendisine mukabelede bulunurlar.” (Beyhaki, 3,307)
Peygamber Efendimiz’den sonra halifeleri de burayı ziyaret etmeyi adet edinmişlerdir.
Hz. Fatıma validemiz de fırsat buldukça, bazen iki üç günde bir Uhud’a gider, amcası Hz. Hamza’nın kabrini ziyaret eder, ağlar, dua eder ve kabrini düzeltirdi.
Rasülüllah’ın hanımı Ümmü Seleme (r. Anhâ) buraya giderek şehidleri selamlardı.
Sa’d b. Ebû Vakkas (r.a.) Medine-i Münevvere’den ayrılırken mutlaka Uhud
Şehidliği’ni ziyaret eder, kendilerine üç defa selam verir ve daha sonra yanındakilere dönerek; “siz, selamınıza karşılık verecek bir topluluğa selam vermez misiniz ki, onlar kıyamete kadar selam verene mukabele edecekler” derdi

 
UHUD ŞEHİTLERİ
 

Uhud Şehidliği’nin bulunduğu yerin bir kısmının sel yatağına yakın olması ve Medine-i Münevvere’nin su ihtiyacını karşılayan kanalın geçmesi sebebiyle bazı kabirler 46 yıl sonra Cennet’ül Bakî’ye nakledilmiş, Hz. Hamza (r.a.) başta olmak üzere bazıları burada kalmıştır.
Emeviler döneminde Ömer b. Abdülaziz’in Medine Valiliği sırasında başlattığı Peygamberimiz’in hatıralarının korunmasına yönelik faaliyetler Abbasiler devrinde de sürdü. Rasülüllah Efendimiz’in yaralandığı alan ile Uhud’da şehid olanların kabirlerinin bulunduğu yerlere açıklayıcı işaretler konuldu. Bazı kabirlerin üzerine kubbeli mezarlar yapıldı.
Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah’ın annesi Hz. Hamza’nın mezarını türbe haline getirdi. Bu türbede Hz. Hamza’nın yanı sıra Mus’ab b. Umeyr ve Abdullah b. Cahş (r.a.)’ın kabirleri vardır. Türbenin yanında bugün “Mescid-i Hamza” adıyla mevcut olan mescid yapıldı.
Kanuni Sultan Süleyman çeşitli dönemlerde tamirat geçiren Meşhed-i Hamza’yı 1543’de yeniden yaptırdı. Şehidliğin kuzey tarafında Rasül-ü Ekrem’in yaralandığı alana 1849 yılında Sultan 1. Abdülmecid tarafından “Kubbetü’senâyâ” adı verilen bir kubbe yaptırıldı. Mescid-i Hamza’nın doğusunda Hz. Hamza’nın şehid olduğu alanda yaptırılan kubbeye de “Kubbetülmesrâ” adı verilmiştir. Bugün hiçbir türbe ve mezar yapısının bulunmadığı Uhud Şehidliği, etrafı duvarla çevrili bir alan olarak ziyaret edilmektedir.

  
7- MESCİD-İ KIBLETEYN
 

Medine-i Münevvere’nin kuzeybatısındaki Vebere haresinde ve Mescid-i Nebevi’nin 5 km. uzağında yer almaktadır. İlk adı, içinde bulunduğu kabile bölgesinden dolayı Benî Seleme Mescidi iken Rasülü Ekrem’in burada öğle namazını kıldırdığı sırada kıblenin Kudüs’deki Mescid-i Aksâ’dan Kabe’ye çevrilmesi üzerine “iki kıbleli mescid” manasına gelen “Mescid-i Kıbleteyn” adını almıştır.
İslamiyetin ilk yıllarında kıble, Kudüs’deki Mescid-i Aksâ idi. Peygamber Efendimiz ve ona iman edenler Mekke döneminde olduğu gibi hicretten sonra da an altı veya on yedi ay Kudüs’deki Mescid-i Aksâ istikametine dönerek namazlarını eda ediyorlardı.Mescid-i Nebevî ile Mescid-i Kubâ’nın mihrapları buraya yönelik olarak yapılmıştı. Fakat Rasülüllah (s.a.v.) Efendimiz Kudüs’e yönelerek namaz kılmakla beraber, içinde hep Kabe-i
Muazzama’ya yönelmek arzusu vardı. Bu hususta dua ediyor ve vahyin gelmesini arzu ediyordu.
Medine’de Yahudiler de yaşıyordu… Onların da kıblesi Kudüs… Bundan Yahudiler kendilerine pay çıkarttılar.
“Ne acaib iştir! Dini bizden ayrı, fakat kıblesi bizim gibi!” sözler sarfediyorlardı. Bu sözler Resulullah efendimize kadar geldi. Bu söylentilerden, kalb-i şerifleri incindi. Bir gün Cebrail aleyhisselam geldiğinde, ona buyurdular ki: “Ey Cebrail! Allahü teâlânın,
yüzümü, Yahudilerin kıblesinden Kabe’ye çevirmesini arzu ediyorum.”
Cebrail aleyhisselam da; “Ben, ancak bir kulum. Bunu, Allahü teâlâdan niyaz et!” diye cevap verdi.
Hicretten 18 ay kadar sonra Şaban ayının 15. günü Rasülüllah (s.a.v.) Seleme Oğulları yurdundaki bu mescidde öğle namazını kıldırıyordu. Namazın iki rekatı eda edilmişti ki, kıblenin çevrilmesi ile alakalı aşağıdaki ayet-i kerime nazil oldu.
قال الله تعالى : قد نرى تقلب وجهك فى السماء فلنولينك قبلة ترضاها
فول وجهك شطرالمسجدالحرام وحيث ما كنتم فولوا وجوهكم شطره .
“Yüzünün gök yüzüne çevrilmekte olduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O halde yüzünü hemen Mescid-i Haram’a doğru çevir. Ey müminler, yüzlerinizi onun yönüne çevirin.” (Bakara, 144)
Peygamber Efendimiz yönünü Beyt-i Makdis’den Kabe-i Muazzama’ya çevirdi. Cemaat da safları ile birlikte döndüler ve son iki rekatı Kabe’ye doğru kıldılar. Bundan dolayı bu mescide “Mescid-i Kıbleteyn” (iki kıbleli mescid) denilmiştir.
Bu değişiklik her tarafta duyuldu. Karalamak için bahane arayan Yahudiler ve onun gerisinde saklı münafıklar hemen ortaya atıldılar:
– Önce bir yöne sonra başka yöne, bu ne demek? Ve devam ettiler:
“Eğer bizim kıblemizde kalsaydı, kitaplarımızda geleceği haber verilen peygamber O’dur derdik”
Bu söze kendileri de aslında inanmıyorlardı. Maksatları zihinleri karıştırmaktı… Pek ala onlar da biliyordu ki, Resulullah kitaplarında bildirilen Peygamberdi. Fakat kabul etmediler.
Çünkü kendilerinden değildi… Bunu hazmedemediler.
Namazdan sonra Eshabı kiramdan bazıları sordu:
– Ey Allahın Resulü! Ya bizim bu zamana kadar kıldığımız namazlar ne olacak?
Cevap ayet-i kerimeymle geldi:
“Allah sizin imanınızı (namazlarınızı) zayi etmez!”
Ömer b. Abdülaziz, Medine valiliği sırasında Mescid-i Kıbleteyn de dahil olmak üzere Rasulullah Efendimiz’in namaz kıldığı bütün mescidleri yenilemiştir.9 Memlük Sultanı Kayıtbay zamanında tavanı yenilenmiş, avlusu da bir duvarla çevrilmiştir.
Mescid-i Kıbleteyn’in ilk ciddi imarı Kanuni Sultan Süleyman devrinde 1543-44’te gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde cami iki kıblesinde de yer alan revaklarla birlikte 425 m2 lik bir alanı kaplıyordu ve üzeri daha önce olduğu gibi ahşap bir çatıyla örtülmüştü.
1987’de Suudi Hükümeti tarafından genişletilerek yeniden inşa edilmiştir. Caminin içi modern tarzda süsleme motifleriyle ve Türk hattatı Hasan Çelebi’nin yazdığı celî sülüs ve kûfî hatlarla bezenmiştir

 
8- MESCİD-İ KUBÂ
 

Kuyuları ve hurma bahçeleriyle meşhur verimli bir vaha üzerinde kurulmuş olan ve adını buradaki bir kuyudan alan Kubâ, Mekke yolu üzerinde bulunan bir köydü. Rasülüllah Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında Medine’ye yaya bir saatlik mesafede bulunan Kubâ’ya ulaştı. 14 gün müsafir kaldı. Bu süre içerisinde Evs’in bir kolu olan Amr b. Avf oğullarından Gülsûm b. El-Hedm’in evinde misafir kaldı; genişliğinden dolayı daha uygun gördüğü Sa’d b. Hayseme el-Ensari’nin evinde de ashabıyla sohbet etti. İnşaatında bizzat kendilerinin de çalıştığı İslam’da ilk mescidi yaptırdı. Burada namaz kıldı. Sa’d b. Hayseme’nin evinde Rasülüllah’ın (s.a.v.) namaz kılarak ashabıyla sohbet ettiği
yer 1985’te gerçekleşen son imara kadar korunmuş, bu genişletmede Kubâ Mescidi’ne dâhil edilmiştir.
Kubâ Mescidi, Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksâ’dan sonra en faziletli mesciddir.
Kubâ Mescidi’nde namaz kılmayı umreyle eşdeğer gören Peygamber Efendimiz,
Medine’de bulunduğu zamanlar Cumartesi, bazen da Pazartesi günleri ve Ramazan’ın 17. günü Mescid-i Kubâ’ya giderek namaz kılar, burada verilen Kur’an-ı Kerim derslerini denetler, kendisine sorulan soruları cevaplandırırdı.
Kur’an-ı Kerim’de Tevbe Suresinin 108. ayetinde sözü edilen mescidin Kubâ Mescidi olduğu kabul edilir:
قال الله تعالى : لمسجد أسس على التقوى من أولويوم أحق أن تقوم فيه. فيه رجال
يحبون أن يتطهروا والله يحب المطهرين
“Tâ ilk günden takva üzere tesis edilen mescid içinde namaz kılman elbette daha layıktır. Onun içinde çok temizlenmeyi sevenler vardır. Allah da çokca temizlenenleri sever.” (Tevbe, 108)
Âyet-i Kerimede zikri geçen “temizliği seven erkekler” ifadesi ile Kubâ halkı kastedilmiştir. Çünkü onlar su ile istincayı âdet haline getirmişlerdi (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, ilgili âyetin tefsiri).
Kuba Mescidini ziyaret etmek ve burada namaz kılmak müstehaptır. Burası, Hz. Peygamber (s.a.s)’in, düzenli olarak Cumartesi günleri, zaman zaman da Pazartesi günleri ziyaret etmeyi âdet haline getirdiği bir mesciddi. Oraya bazen binekli olarak bazen yaya gider ve namaz kılardı.
Bir hadîs-i şeriflerinde bunu müslümanlara da tavsiye ederek şöyle buyururlar:
“Kim evinde güzelce temizlenip abdest aldıktan sonra başka maksatla değil, sadece namaz kılmak için Kuba Mescidi’ne giderse bir umre yapmış gibi sevap kazanır.”
(Tecrid c.4, s.212

  
9- CUMA MESCİDİ
 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hicret sırasında Kubâ’ya ulaşarak burada Mekke’den gelecek olan Hz. Ali (r.a.) ve diğer muhacirleri beklemek üzere 14 gün kaldı.
24 Eylül 622 Cuma günü Medine’ye hareket etti. Yaklaşık 500 metre sonra Ranuna vadisinde Beni Sâlim kabilesinin içinden geçerken kabile halkı Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)i bırakmadılar. İkramda bulundular.
Rânûnâ’ya vardıklarında öğle vakti olmuştu. Cumanın farziyyeti ile alakalı ayet-i kerime nazil olunca buradaki namazgâhta ilk Cuma hutbesini okudu ve ilk cuma namazını kıldırdı.
Daha sonra bu ilk Cuma namazının hatırasını yaşatmak için “Mescid-i Cuma” adıyla meşhur olan bir mescid yaptırıldı.
Bu mescide “Âtike” veya Beni Sâlim kabilesi içerisinde olduğu için “Beni Sâlim” mescidi de denir. Ayrıca mescidi “vadi” de denir. Çünkü bu mescid “Ranuna vadisi”nin içerisindedir.
Bu mescid 1990’lı yıllarda yeniden yapıldı. Türk mimarisini andıran yapısıyla arzı endam eden bu mescid, Kubâ mescidinin 350 m. kuzeyine düşmektedir. Mimarı Mahmut Kirazoğlu dur.

 
10- MESCİD-İ ZÜLHULEYFE (MÎKÂT MESCİDİ)
 

Zülhuleyfe, Medine yönünden Mekke’ye gideceklerin ihram yeri (mîkât) olarak Peygamber Efendimiz tarafından belirlenmiştir. Bugün Hz. Ali’ye nisbetle “Âbâr-ı Ali” (Ebyâr-ı Ali) adıyla anılan Zülhuleyfe’deki bu mescidin Mescis-i Nebevî’ye uzaklığı yaklaşık 11 km.dir. Medine’nin güneybatı sınırı buraya kadar ulaşmıştır. Rasülüllah Efendimiz daha önce iki umre yolculuğunda yaptığı gibi, Vedâ Haccı sırasında da Zülhuleyfe’de geceleyerek semûre adlı bir ağacın altında namaz kılmıştır. 1 Bundan dolayı buraya Mescid-i Şecere adı da verilir. Peygamberimizden sonra Medine’den Mekke’ye gidenler burada ihrama girmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından itibaren inşa edildiği bilinen mescide onun namaz kıldığı yer, yakın zamana kadar belirgin hale getirilerek muhafaza edilmişti. Sonraki dönemlerde çeşitli tamiratlar geçiren Mescid-i Zülhuleyfe, Melik Fahd zamanında yeniden inşa edildi ve çevresi umre ve hac ihramına girmek için buraya geleceklerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde modern bir tarzda düzenlendi.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.